vırvır-ı dırdır

ütülenecek kafası olana, ilaç gibi blog!

İneklerin Ruhu

Bir de hayvanların ruhu var mı diye soruyorlar.

Bir de onları sanki biz hayvan değilmişiz gibi başka görüyorlar.

E ne de olsa “onlar” kendilerini çok bir bok sanıyorlar.

Çocukluktan hap hayallerini gerçekleştirdikleri için böbürlenirken,

Ayna karşısına geçtiklerinde boşluğa bakıyorlar.

Kendilerini görmüyorlar.

Giydikleri kostümleri, boyalarını ve şekilli kesilmiş tüylerini görüyorlar.

Bir de bu göze manasız diyorlar.

İnek deyiverip geçiyorlar.

Ne şekilde pişirip yesek diye düşünüyorlar.

Onlar, bu dünyayı çekilmez bir yer haline getiriyorlar.

Onlar, ibadethanem ağaçlarımı kesiyorlar.

Zehirli gazlar saçıp, bitmez bir tüketme yarışında koşturuyorlar.

Üretmiyorlar. 

Onlar, vahşiler. 

Ama hep bir başkalarına vahşi diyorlar.

Onlar, benim canımı çok fena sıkıyorlar!


Erenköy

Nisan 2012

Kurcalanma Kafam

Yang’ım Yin’imi ararım.

Jung’un da kulakları çınlasın,

Rüyama ara, sabahın köründe kalkar

Sanal ağın bir yerlerine, bir şey bir şeyler karalarım.

“Oğlum manyak mısın? Yat uyu!” diyen de yok.

Ben de kafamı kurcalayanları, gözlere görünür kılarım.

Mesela, yatak ne zaman bir benzinci işlevine büründü?

Bilmiyorum.

Arada gidip geldiğim, uğramadan da uzun süre devam edemediğim bir şey işte.

Sonra hayat mesela.

Eskiden bir maceraydı. Şimdiyse bir tiyatro. 

Komedi de değil üstelik. 

Yalandan dolandan bir yerli dizi gibi.

“Entrika! Seks! Aldatma! Acı!”

Bol ışık, sıfır Işk…

Güzel bir şeyler yazayım, bir iki mutlu fotoğraf çekeyim diyorum.

Ama ya böbürlenmekten önlerini göremeyenler var her yerde, 

Ya da çektikleri yükten kamburları çıkmış, gözlerinin pırıltısı sönmüşler.

Dört duvar arasında da deliriyor insan.

Yalandan dünyanın duvarlarını görerek de yaşanmıyor.

Tamam diyorsun o zaman da yeter! 

Atlayıp bir vasıtaya bilmediğin bir yerlere gidiyorsun.

Başka dünyalarda, başka sorunlar bile tatlı geliyor.

Oralarda tutacak bir tarafın, gözetecek bir çıkarın da olmadığından olacak,

Herkesin mutluluğu sana güzel geliyor.

Her bir insani anı hatıralarına yazıyorsun, fotoğraflarını yapıyorsun.

Sonra dönüp dört duvarının arasına, bunlarla duvarlarını kaplıyorsun.

Hani sanki, bu duvarların ardında bunlar var der gibi…

Kaf dağının ardı gibi. 

Nenemin masalları gibi.

Erenköy

11 Mart 2012

Kim bilir; masalınızın kahramanı, başka bir hikayenin figüranı olmaya gitmiştir belki de. Değer mi gitmesine, gitmezdi değmese. Nazım Hikmet

(via bocukum)

Göbekli’ye Varan Sabah.

Sabahın sekizinde uyandım.

Odam her sabah olduğu gibi ışıkla doluydu. Gündüzün bana gözlerini açtığını hatırlatan bu perde açık bırakma eylemime, gece geç saate kadar iki küçük aralıktan film seyretmeye gayret eden gözlerim isyan etti. Bütün erken kalkacağım sözlerime inat, içimden bir ses “bi beş dakika daha” dedi, sonra da utanmadan üç saat daha uyudu.

Uyandığım zaman ise o içimdeki sese nasıl içerlediysem, yüzümü yıkamaya banyoya girdiğimde aynaya bakmadım. Hani birine çok kızarsınız, sonra onu başka bir zamanda, başka bir mekanda görürsünüz ve istemsiz bir şekilde kafanızı çevirirsiniz ya hani. İşte öyle kendimden kafamı çevirdim.

Gecenin pasını üzerimden atan bütün temizlik işlemlerini bitirdikten sonra, sanki beş dakikaya evden çıkmam gerkiyormuş gibi üzerimi başımı giyindim. Ayağıma papuçlarımı geçirdim. Kafama bere bile taktım. Sonra da oturup bu satırları yazmaya başladım. Gidecek bir yeri olmasa da bazı kelimelerin söylenmesi gerektiğine inanırım. Sanırım bu yüzden bana geveze diyorlar. Çok da haksız değiller hani. Bir paragrafı bile tek bir fikir içinde bitiremeyecek kadar çok oynar kafam. Önce benimle, sonra etrafımdakilerle.

Yapmam gereken o kadar fazla iş var ki… Hangisinden başlasam, gün sonunda kendimi baya faydalı işler yapmış var sayacağım… ve bütün bu işler o kadar gereksiz ki. Yani hiç birini yapmasam da, hayatımda değişen adam gibi hiç bir şey olmayacak aslında.

Korkarım ki insan, hayatında bir şeyi değiştirmesi gerektiğine inanmadan o hayvansı tembelliğinden vaz geçemiyor kolay kolay. Sırf bu sebepten okula gitmesi gerekiyor ki, sorumluluk bilinci yerleşsin (kim nereye yerleştiriyorsa), ödev (başkalarının ona verdiği iş) yapmayı öğrensin.

Daha ilk okuluma giderken fark etmiştim bunu. Ortaokul başlar başlamaz da isyan etmeye başladım bu “sisteme”. Şimdi hayatımın ilk yarısının sonuna geldiğim, Tarancı’nın 35’ine üç kala, hala kendimi aynı sisteme karşı kafa patlatırken buluyorum. Ya sistem yanlış, ya ben hatalıyım, ya bahane arıyorum bir şeylere, ya da kendimi sistemin içinde yerleştiremedim falan bir şeyler. Bu sebebinin ne olduğunu bilemediğim bu uyumsuzluğum var ya, işte beni bu günlerde bunu düşünmek bile yoruyor.

Sabah güneşle aynı zamanda uyanamıyorum diye üzülürken ben, insanlar daha güneş gözlerini açmadan, patronlarının işlerini halletmek için yollara düşüyor. Trafik diye kendi icad ettikleri ve gün boyu laf ettikleri problemin içinde sinir krizleri geçiriyorlar. Hiç tanımadıkları insanlara, ağız dolusu küfürler sallıyorlar. Sonra her gün yaşamak zorunda oldukları, o beyaz ışıklı, bir çoğu antipatik ofis masalarına yerleşiyorlar. Yanda oturan kendilerine benzeyen diğer insanlarla bu tiyatronun aslında o kadar da kötü olmadığına kendilerini bütün bir gün inandırmaya çalışıyorlar. 

Neredeyse o gün havanın nasıl olduğunu bile umursamayacaklar. Ya hu onu bunu geçin de kaçımız ayın durumundan haberdarız? Hayır orada yapılan Rus-Amerikan ortak yapımı gizli üslerin komplo teorilerinden falan da bahsetmiyorum üstelik. Kaçımız ay dolunay mı, yoksa hilal mi biliyoruz? Hepimizin bedenlerindeki sıvıları oynatıp duran ayın hareketini bile umursamıyoruz. 

Ülkenin bir ucunda deprem oluyor. “Ay kapa şu haberleri, içim karardı.” diyoruz. Eğer biri “ya hu ülkede bir neler olmuş görelim” derse de, “sen anlaşılan kendini üzmeyi seviyorsun!” diyerek, bir de bu insanı suçluyoruz. Çünkü vaktimiz yok başkasının derdini dinlemeye. Derman olmaya da yok niyetimiz zaten. Boş yere dert dinleyip tasalanmanın tabi ki de hiç yok gereği.

Zaman geçiyor ve de… Günler kovalıyor, yarınları. Yarınlar sabırsız. Ne dünden var haberleri, ne daha önceden.

Uzatmadan bitirmeme çok az kala bir tavsiye verip de günlüğe dönen bu yazımı bir yerlerde keseyim diyorum. Ne diyorum?

“Göbeklitepe” adında bir belgesel seyrettik dün, diyorum. Ur’fa şehrinin bir tepesinde, MÖ 12000’den kalma bir tapınaklar tepesi. Çok tanrılı ve putperest zannettiğimiz Sümerler bile MÖ 5000’lerde medeniyetlerini kurmuşken; 12000’ler ne ola değil mi?

Ahmet Turgut Yazman, bir çoğumuzun Anadolu topraklarını gezerken yapmayı arzu ettiği o belgesellerden birini, çok güzel de bir biçimde kotarmış. Baya objektif bir şekilde, insanların mahremlerini çok deşmeden, genelde parmakla gösterme tekniğiyle, anlamak isteyene çok şey anlatmış.

Eğer biraz olsun günlük dertlerinizden sıyrılıp, az daha evrensel sorunlara kafa yormak isterseniz diye diyorum: “harikulade bir belgesel” olmuş.

DVD’sini edininiz. Özel seçenekleri neredeyse 80 dakikalık filmden daha bile iyi! Kaçırmayınız…

Erenköy 

Şubat 2012

gibi..

bazen yazarım,

bugün dünden habersiz gibi…

bazen de yazarım,

sanki yarın yeniden doğacakmışım gibi…

bazen gülerim,

daha önce gülümsememiş gibi…

bazen de gülerim,

sanki senin kahkahanmışım gibi…

- hem de daha tanımadan seni -

bazen içlenir köşeme çekilirim,

sanki beni bulacaklar gibi…

bazen de çenem düşer,

sanki kimsenin dinlediği umurumda değilmiş gibi…

bazen seyre dalarım,

tüm alemde tek o var gibi…

bazen de unuturum

sanki hatırlanacak hiç bir şey kalmamış gibi…

hayallerim karışır günüme,

dünüm kaybolur puslu bir seyirde,

bu kış ayazında sallanan sert istanbul gecesinde,

dalarım derinlere,

sanki şu an bütün diğer zamanlardan yüceymiş gibi…

şiir gibi dizilir dizeler

dize olduklarından habersiz bitemez bir türlü bu şiirler

sanki sana ulaşmak isterler de,

ulaşamazlar gibi…

bir ben kalırım yatağın köşesinde,

hayatın daha önce ayak basmadığım bir yerinde,

sanki burada gözlerimi açmışım,

ve sanki burada, o gözleri kapatacakmışım gibi…

bazen de bakarım yazılmış satırlara,

satır aralarındaki bütün yaşanmışlıklara,

hiç bir yere varmayacaklar gibi…

bazen de bakarım,

sanki çok zaman olmuş da,

ben aslında çoktaan varmışım gibi…

erenköy

6 aralık bir derelik, 2011

küçük şeyler

ütülü gömlek duruyordu

senelerdir hep o aynı askısında

çok defa denenmiş

ama sadece bir defa giyilmiş,

ya da aslında sadece öyle gibiydi…

karışmıştı aklı

bir gözü odanın açık camına takıldı

geçen martının sesi kulağında çınladı

sonra bir arabanın tekerleri yuvarlandı

bulaşık makinası son bir suyu çekip

aslında sadece çay içilmiş onbeş yirmi bardağı çalkaladı

tezgahın üzerinde ardına bakmadan kalmış kırıntılar da dayanamadı

ıslak beze hucüm edip, balkondan aşağı atladı

ayaklardan kurtulan ayakkabılar, rahat bir nefes aldı

kemer çözüldü

çoraplarsa odanın bir köşesine zıpladı

eller geldi eve

deydiler her bir yere

sonra çekti gitti çoğu

dokunmuşluğuyla kaldı

dünle biten tüm ellenmişler

geçti zaman

askılar, ütülü gömleğin omuzlarına iz yaptı

kenarda duran aynadan baktı şöyle bir kendine

yakalarını kaldırıp

manşetlerine iki küçük düğme taktı.

hayal kurmayı azaltmış, ama bırakamamıştı…

erenköy

2 Kasım 2011

günle dün arasında

bugün batarken gün, boğaziçi köprüsünden geçiyordum. kahvesi kararında bir turuncu gökyüzü gördüm, istanbul’un o meşhur silüetini okşayan. bir gözüm yolda, bir gözüm güneşin oyunlarında, şaşı şaşı geçtim bu güzel köprüden, bir defa daha. 

deli gibi esen rüzgara ve ardımda bıraktığım rumeline inat, bakmadım dikiz aynalarıma. dikizleyemedim mahremini. hafızamda gezindim onun yerine, usul usul. o her gizini bildiğim, gecelerini bir başka sevdiğim ve sayısız defa kaybolduğum ara sokaklarını düşündüm sadece. puslu bir sonbahar rüyasında…

köprünün ortasını geçmişim. çok geç fark ettim. omuzlarım düştü sessizce. önümde giden arabanın sileceğinden yüzüme bir damla su sıçradı. silemedim. bırakamadım ellerimi. o da rüzgarın etkisinden olacak, usulca kaskımın yanından arkamdaki arabaya atladı. 

anadolu gözüktü sonra uzaktan. gün batımına uyanmış, ama yorganından hala çıkamamış bir kadın gibiydi. uykulu gözlerini açamadı. geldiğimi belki de hiç anlamadı. 

on dakika sonra evimdeydim. bahçe kapısını açtım. içeri girdim. yeşerememiş bir tohum düştü içime. ne toprak bulabildi, ne su… o da çekiliverdi köşesine. bu dünyaya nasıl geldiğini sordu bana. ona da cevap alamadı. ilk yaprağı hala hayalinde, gözlerini usul usul bugüne kapadı. 

ikibin / onbir

hani derler ya, ölmeden evvel hayatlarımız birer film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçer diye…  sanırım bunun sebebi, o bu tecrübemizin son anında kazandığımız bir farkındalık hali…  sanki bütün dünya gerçeklerini bir an için ve içinde kavrıyoruz ve bir “ilahi terazi” kuruyoruz…   bu terazi, insanın içinde beliriyor ve kendi ruhumuzu işte bu sırat köprüsünden geçiriyoruz… ve bütün din kitaplarında da anlatılmaya çalışılan işte bu “hal”.  bana öyle geliyor ya da…

ve şimdi senelerden isanın doğumundan sonra 2011, sümerlerden sonra 5511 oldu…  türkiye ve orta doğu son yüzyıllık karmançorman zamanlarının artık sonundaki kaosa yaklaşmış gibiler.  sınırlarından düzenine bir yeniden yapılanma söz konusu…  bunun için de eski düzenin yıkılması, yok edilmesi yani ölmesi gerekli…

ve işte garip bir şekilde, insanın o kendi hayatının sonunda yüzleştiği o teraziyle, şimdi bir çok ulus yüzleşmek zorunda…  biz de cumhuriyetimizin kuruluşundan bugüne kadar gerçekleşen bir çok güç oyununu öğrenip, tartmak durumundayız…  kim olduğumuzu onlar yarattı ama biz şekillendirmek zorundayız…  yere düşeceğimiz kesin ise, en kısa zamanda nasıl ayağa kalkarız onu şimdiden planlamalıyız…

ve işte tam da bu sebepten, bizi biz yapan bütün değerlerle kucaklaşmalıyız…  atalarımızdan ders alma vakti gelmiş de geçmiştir, ama en azından anlamlandırabilmek için bu filmin sonunu, bütün söylenmiş hikayeleri en baştan ve önyargısız dinleme zamanıdır…  bu topraklardan çıkmış her hikayeyi…

eski şarkıları dinlemeye bayılıyorum ben mesela…  hikayeleri duyguları ile birlikte hap gibi sunduklarından sanırım…   fikret kızılok ile tanıştım mesela geçen ay… huzur içinde yatsın…  bir süredir onun dünyasında yaşıyorum…  barış manço’yu kızılok’un gözünden, sonra kızıloku manço’nun gözünden görüyorum…  araya bir cem karaca sıkıştırıyorum…  80lerden sonra yaptıkları açıklamaları ve aldıkları (ya da alamadıkları) yeni duruşlarına bakıyorum…  bakakalıyorum…  bugün, bu kadar çaresiz hissetmemizin sebeplerini görüyorum abilerimin küslüklerinde…  annemlerin, babamların kalkanlarıyla yüzleşiyorum…  ”gecenin tam üçünde” …  hep beraber altına saklandığımız kalkanlardan etrafı göremez oluşumuzla yüzleşiyorum…

nefretten gözü kör bir savaşa ramak kala, ben hala son bir umut kardeşlik şarkıları dinliyorum…  büyük kıyım zamanlarının tekrardan gelmesinden ve halkın uykusunun kaçmasından endişe ediyorum… yeni uyku haplarından, yeni kayahanlardan yeni pornolara..  yeni futbol tartışmalarından, yarışma programlarına…  uykularının kaçmasından korkuyorum…  uyanırlarsa, yaşadıkları yalanın büyüsünden çıkamayacaklar ve uyurgezer halleriyle bir kamyonun altında kalacaklar diye korkuyorum…

sene olmuş bilmem kaç…  insanoğlu bilmem kaçıncı defa kendini yok ediyor ve biz de medeniyetin beşiğinde cayır cayır yanıyoruz…  hepimize kolay gelsin!

kenar mahalle şiiri

Anlatmaktan mıdır?  Anlaşılamamaktan mı bilinmez..  Diller yorgun…

O sokulgan diller ki, yoktur kemikleri, bilmezler nereye girdiklerini

Ama yapamıyor insan! Ölçemiyor ki geçen zamanları…

Birden sonsuza halbuki tüm sayılar…  ve yok onların düşmanları…

Kaf dağının ardına saklamışız tüm olanları,

Ve bu tarafında yaşar olmuşuz, unutup bütün masalları..

Utanmadan bir de filmlerini çekiyor,

İyice çekilmez hale getiriyoruz günlük yalanları…

Bütün bu hikayenin sonunda elde kalan

Zamanın sepyasına uğramış siyah beyaz bir fotoğraf.

Onun da silinmiş kenarları…

delidir leyla’m benim…

Delidir Leyla’m benim.. Deli eder, akıllıya sual sordurur da yanıtlamaz Leyla’m benim… Mevla’ma gitmekteyken akıl diye kafamın içerisinde dolandirdigim bu muhterem, bir arkaya iki öne bakar da şaşı eder beni… Dört yöne, dört ayrı tütsü yakar, yeryüzünden gök kubbeye seyire dalarım alemi… Layla’yla yükselir sanar iken kendimi, unutur Mecnun olduğumu, “Aşk” uğruna “Işk”ta kaybolurum…

Adlarımdan biri de anlayıştır benim… Anladığımdan değil de, bu amaca gayretimdendir lakabım… Ah benim nice isimle taçlandırılmış, içi boş “la” kaplarım…

Rüzgar gibi aktığımı söyler kimleri bu hayatta… Yön beğenmezmişim diye anlatırlar dağlar arasında… Bilmezler oysa ki dokunmak istediğimdendir bunca merakım… Onu biraz olsun anlayabilmek için elimi sürmezsem her yere, öpmezsem dudaklarını, koklamazsam lotus çiçeğinin yapraklarını, acıtmazsa gözlerimi doğan güneş, nasıl bulayım yol’umu .?.. Söyleyin bana var mı Leyla’yı tanımaktan güzeli bu cihanda…!

Alimler yakmışlar sönmez alevlerini Hu Dağlarında… Bir ney çalarlar, kalbimi yaradana yeniden bağlarlar… Kapar dünyevi gözlerimi, yüzmeye başlarım hayaller diyarında… Bu defa altı ayrı yöne yakar tütsülerimi, tam orta yerine otururum… Duman olurum, incecik tüten.. Yok olurum, varlığımını katıp sana, kaybolurum…

Varsın “Yok” bilsinler beni… Ham desinler, içim boş bilsinler… Boş dedikleri bir kapıdır, bir perdedir asıl “Var”lığa açılan… Bilinir o boşlukta ne pınarlar akar, ne deliler dans eder aklın prangaları olmayınca… Özgürlük! Yaradandır öteki adı.. Ben biri, sen diğeri.. Havadaki tütsü dumanı… Boş ama dertli, kuru sazın içinden süzülen ney’in buğulu hüznü… İçimi kaplar puslu bir sancı… oturur dibine seyre dalarım, gök yüzüne doğru yükselen yaşlı kardeşim karağacı…

Dön sen de dolap, Yunus’a görünen dertli dolap! Ben ayıp nedir bilmez içi boş bir deli, söylerim gönlümden geçenleri…

erenköy
16.01.2010