Sabahın sekizinde uyandım.
Odam her sabah olduğu gibi ışıkla doluydu. Gündüzün bana gözlerini açtığını hatırlatan bu perde açık bırakma eylemime, gece geç saate kadar iki küçük aralıktan film seyretmeye gayret eden gözlerim isyan etti. Bütün erken kalkacağım sözlerime inat, içimden bir ses “bi beş dakika daha” dedi, sonra da utanmadan üç saat daha uyudu.
Uyandığım zaman ise o içimdeki sese nasıl içerlediysem, yüzümü yıkamaya banyoya girdiğimde aynaya bakmadım. Hani birine çok kızarsınız, sonra onu başka bir zamanda, başka bir mekanda görürsünüz ve istemsiz bir şekilde kafanızı çevirirsiniz ya hani. İşte öyle kendimden kafamı çevirdim.
Gecenin pasını üzerimden atan bütün temizlik işlemlerini bitirdikten sonra, sanki beş dakikaya evden çıkmam gerkiyormuş gibi üzerimi başımı giyindim. Ayağıma papuçlarımı geçirdim. Kafama bere bile taktım. Sonra da oturup bu satırları yazmaya başladım. Gidecek bir yeri olmasa da bazı kelimelerin söylenmesi gerektiğine inanırım. Sanırım bu yüzden bana geveze diyorlar. Çok da haksız değiller hani. Bir paragrafı bile tek bir fikir içinde bitiremeyecek kadar çok oynar kafam. Önce benimle, sonra etrafımdakilerle.
Yapmam gereken o kadar fazla iş var ki… Hangisinden başlasam, gün sonunda kendimi baya faydalı işler yapmış var sayacağım… ve bütün bu işler o kadar gereksiz ki. Yani hiç birini yapmasam da, hayatımda değişen adam gibi hiç bir şey olmayacak aslında.
Korkarım ki insan, hayatında bir şeyi değiştirmesi gerektiğine inanmadan o hayvansı tembelliğinden vaz geçemiyor kolay kolay. Sırf bu sebepten okula gitmesi gerekiyor ki, sorumluluk bilinci yerleşsin (kim nereye yerleştiriyorsa), ödev (başkalarının ona verdiği iş) yapmayı öğrensin.
Daha ilk okuluma giderken fark etmiştim bunu. Ortaokul başlar başlamaz da isyan etmeye başladım bu “sisteme”. Şimdi hayatımın ilk yarısının sonuna geldiğim, Tarancı’nın 35’ine üç kala, hala kendimi aynı sisteme karşı kafa patlatırken buluyorum. Ya sistem yanlış, ya ben hatalıyım, ya bahane arıyorum bir şeylere, ya da kendimi sistemin içinde yerleştiremedim falan bir şeyler. Bu sebebinin ne olduğunu bilemediğim bu uyumsuzluğum var ya, işte beni bu günlerde bunu düşünmek bile yoruyor.
Sabah güneşle aynı zamanda uyanamıyorum diye üzülürken ben, insanlar daha güneş gözlerini açmadan, patronlarının işlerini halletmek için yollara düşüyor. Trafik diye kendi icad ettikleri ve gün boyu laf ettikleri problemin içinde sinir krizleri geçiriyorlar. Hiç tanımadıkları insanlara, ağız dolusu küfürler sallıyorlar. Sonra her gün yaşamak zorunda oldukları, o beyaz ışıklı, bir çoğu antipatik ofis masalarına yerleşiyorlar. Yanda oturan kendilerine benzeyen diğer insanlarla bu tiyatronun aslında o kadar da kötü olmadığına kendilerini bütün bir gün inandırmaya çalışıyorlar.
Neredeyse o gün havanın nasıl olduğunu bile umursamayacaklar. Ya hu onu bunu geçin de kaçımız ayın durumundan haberdarız? Hayır orada yapılan Rus-Amerikan ortak yapımı gizli üslerin komplo teorilerinden falan da bahsetmiyorum üstelik. Kaçımız ay dolunay mı, yoksa hilal mi biliyoruz? Hepimizin bedenlerindeki sıvıları oynatıp duran ayın hareketini bile umursamıyoruz.
Ülkenin bir ucunda deprem oluyor. “Ay kapa şu haberleri, içim karardı.” diyoruz. Eğer biri “ya hu ülkede bir neler olmuş görelim” derse de, “sen anlaşılan kendini üzmeyi seviyorsun!” diyerek, bir de bu insanı suçluyoruz. Çünkü vaktimiz yok başkasının derdini dinlemeye. Derman olmaya da yok niyetimiz zaten. Boş yere dert dinleyip tasalanmanın tabi ki de hiç yok gereği.
Zaman geçiyor ve de… Günler kovalıyor, yarınları. Yarınlar sabırsız. Ne dünden var haberleri, ne daha önceden.
Uzatmadan bitirmeme çok az kala bir tavsiye verip de günlüğe dönen bu yazımı bir yerlerde keseyim diyorum. Ne diyorum?
“Göbeklitepe” adında bir belgesel seyrettik dün, diyorum. Ur’fa şehrinin bir tepesinde, MÖ 12000’den kalma bir tapınaklar tepesi. Çok tanrılı ve putperest zannettiğimiz Sümerler bile MÖ 5000’lerde medeniyetlerini kurmuşken; 12000’ler ne ola değil mi?
Ahmet Turgut Yazman, bir çoğumuzun Anadolu topraklarını gezerken yapmayı arzu ettiği o belgesellerden birini, çok güzel de bir biçimde kotarmış. Baya objektif bir şekilde, insanların mahremlerini çok deşmeden, genelde parmakla gösterme tekniğiyle, anlamak isteyene çok şey anlatmış.
Eğer biraz olsun günlük dertlerinizden sıyrılıp, az daha evrensel sorunlara kafa yormak isterseniz diye diyorum: “harikulade bir belgesel” olmuş.
DVD’sini edininiz. Özel seçenekleri neredeyse 80 dakikalık filmden daha bile iyi! Kaçırmayınız…
Erenköy
Şubat 2012